8 Şubat 2011 Salı

Bir yanda Sevilla, bir yanda Triana..

Arena'nın hemen önünden Guadalquivir nehri akar. Orjinal adı, Arapçada "Büyük Nehir" anlamına gelen "Al-wadi al-Kabir"dir. Jaén'den doğup Atlantik Okyanusu'na dökülürken içinde Sevilla, Málaga, Córdoba gibi önemli şehirlerin bulunduğu toplam sekiz Endülüs şehrine su taşır. Kano ve yüzme yarışlarına da ev sahipliği yaparak, zaten aktivite bolluğu yaşayan Endülüs'e daha da bir can katar.


Nehrin diğer yakasında ise, eski Yahudi mahallesi Santa Cruz'la beraber Sevilla'nın en önemli ve hiç şüphesiz en eski semti, "El Barrio Triana" yer alır.


Triana, Sevilla'ya her sabah Guadalqivir'in karşı yakasından günaydın der...


Semtin tarihi, Guadalquivir nehrinin tarihi kadar eski. Konumundan dolayı hep liman ve Atlantik'den Endülüs'e geçiş olarak kullanılmış ve ilk olarak Fenikelileri cezbetmiş. Ardından tarih boyunca Kartacalılara, Romalılara, Müslümanlara ve nihayet Kastilyalılara ev sahipliği yapmış.

Triana'nın Sevilla şehri ile tek bağlantısı "El Puente de Isabel II" ya da diğer adıyla "El Puente de Triana" (Triana Köprüsü).Köprü 1171 yılında teknelerin bağlandığı ilkel bir köprüyken, 1852'de Paris'in Carrousel Köprüsü'nden esinlenilerek bugünkü görüntüsünü almış.


Semti, tarihi boyunca denizciler, araplar ve çingeneler mesken tutmuş. Bunca farklı kültürün birarada yaşaması buraya çok farlı bir karakter kazandırmış. Eski evleri, avluları ve dar sokaklarında sayısız matadoru ve flamenko sanatçısını büyütmüş. "Feria de Abril"'e (Nisan Bayramı) yetişemiyorsanız, yılın diğer aylarında Sevilla'nın flamenko kültürünü daima canlı tutan yegane yer burası. Betis Caddesi'ndeki barlarıyla, burası Sevilla gecelerinin de en gözde mekanlarından.


Triana'nın bu şen şakrak flamenko ruhuna tezat, bir de dindar tarafı var ki, kendisini, "Semana Santa" (Kutsal Hafta) yürüyüşlerinde yollara dökülen ünlü Triana Bakireleri ile gösterir.

6 Şubat 2011 Pazar

Portakal kokulu şehir

Tüm Endülüs'de olduğu gibi Sevilla'da da Arap mimarisi baskın. Evleri güneşden sakınmak ve serin tutmak için daracık tutulmuş gölgeli sokaklar, gizli avlular, beyaz badanalı alçak evler... Ve bir de bu mimari üzerine Avrupa zihniyeti yerleşince, pencerelerinden rengarenk çiçeklerin sarktığı, evlerinin cepheleri saksılarla...


ya da tabaklarla süslü, avlularından yeşil fışkıran, meydanlarında sıra sıra dizilmiş portakal ağaçlarından yayılan mis kokusuyla bugünkü Endülüs çıkmış ortaya..


İspanya'nın tüm şehirlerinde olduğu gibi burada da ihtiyacınız olan tüm turistik bilgiyi "Oficina de Turismo"'dan (Turizm Ofisi) alabilirsiniz. Yetkili kişi size gerekli tüm şehir haritalarını, broşürleri vs. verecek ve görmeniz gereken yerleri işaretleyecektir.. Şayet İspanyolca bilmiyorsanız, sormak isteyeceğiniz hemen herşeyi burada sormakla akıllılık edersiniz. Nitekim yoğun yerleşik turist nüfusu nedeniyle "Costa del Sol" dışında tüm Endülüs'de İngilizce veya diğer dillerin konuşulma oranı çok düşüktür.. Konuşanı da ağır aksanından dolayı zor anlarsınız.

Gelelim gezilecek yerlere... Sevilla, Toledo'dan sonra Yahudi nüfusu en fazla olan ikinci İspanyol şehriymiş. Ancak şehrin Katolik Krallar döneminde fethedilmesi sonrası 1483'de tüm Yahudiler sınırdışı edilmiş. Onlardan günümüze "Barrio de Santa Cruz" (Santa Cruz Mahallesi) kalmış.. Sevilla'nın merkezinde yeralan bu sevimli mahalle, çiçeklerle dolu avluları...


beyaz badanalı, az katlı evleri...


ve daracık sokaklarıyla Sevilla'nın en önemli ve görülesi yerlerinden..


Sevilla deyince zihnimde canlanan bir diğer güzellikse "Catedral de Santa María de la Sede" yani Sevilla Katedrali.


UNESCO tarafından 1987 yılında Dünya Mirasları ve 2010'da ise Üstün Evrensel Değerler listelerine alınan, XV. yüzyıldan kalma bu katedral, dünyanın en büyük gotik katedrali.


Katedralin hemen önünde bir mola verin.. Portakal ağaçları ve faytonlarla dolu meydanda kendinize bir yer bulun..


Ve oturup Sevilla Katedrali'nin 104 metre yüksekliğiyle şehrin birçok yerinden görünen ünlü çan kulesi, "La Giralda"nın çanlarının çalmasını bekleyin..


Meraklanmayın çok gecikmiyor :) Çanlar çalmaya başladığında insanın tüylerini diken diken eden o etkileyici sesi ve yegane ortamı yaşamalısınız.. Ama bu eski bir katolik hayatımın üzerimde bıraktığı derin etkidense beklettiğim için şimdiden özür dilerim :D

Ve tabii bir de yine UNESCO tarafından 1987 yılında Dünya Mirasları listesine alınan "Los Reales Alcázares de Sevilla" (Sevilla Kraliyet Evleri) var.


Hele ki, geziniz dahilinde Granada ve dolayısıyla "Alhambra" (Elhamra Sarayı) yoksa, gerek mimarisi ve gerekse bahçeleriyle ElHamra'yı anımsatan, ortaçağdan kalma bu saraylar topluluğunu muhakkak görün derim.


Burası zamanında şehri ziyarete gelen İspanya Kraliyet Ailesi üyelerince ve devlet erkanınca konaklama amacıyla kullanılırmış.


Diğer bir önemli mekan ise "La Plaza de Toros de la Maestranza" yani Arena.... Arena'nın içinde boğa güreşleri temalı bir müze var.


Arena'nın hemen önünden Guadalquivir nehri akar. Guadalquivir'in sol yakasında yükselen 36 metrelik "La Torre del Oro" (Altın Kule) da Sevilla'nın simgelerinden. Eskiden, kulenin devamında boylu boyunca uzanan surlar Alcázar'ı tehlikelerden korurmuş. Bugün ise Denizcilik Müzesi olarak hizmet veriyor.


Kule adını, nehrin üzerine vuran altuni parıltısından alıyor. En son 2005 yılında yapılan restorasyon çalışmalarında, bu parlaklığın kireç çimentosuyla karıştırılmış yoğun samandan kaynaklandığı anlaşılmış. Ucuz ama işlevsel diye ben buna derim :D


Bir nevi Sevilla'nın akciğerleri sayılan "Los Jardines de Maria Luisa" (Maria Luisa Bahçeleri)...


Ve içindeki birçok meydan arasında ihtişamı...


Ve estetikliği ile öne çıkan Plaza de España" (İspanya Meydanı), Sevilla'da açık havada ve doğayla iç içe bir gün geçirmek için birebir.


Ve şimdi sıra geldi nehrin öbür yakasına...

16 Aralık 2010 Perşembe

Endülüs'de Raks deyince illa ki Sevilla...

Çok ihmal ettim burayı.. Halbuki daha sırada bekleyen bir dolu kayıt var..

Madrid sonrası yönümü güneye; dansı, şarabı, eğlenceyi seven sıcacık insanları, arap ve çingenelerin güzelliğini almış kızları, insanın ruhunu dinlendiren çiçekli avluları...



... daracık gölgeli sokakları, portakal kokulu meydanları, süslü evleriyle güneşin en sevdiği topraklara, yani büyülü Endülüs'e çeviriyorum...

Ulaşım:
Madrid Atocha Tren İstasyonu'ndan Endülüs'ün başkenti Sevilla'ya ya da bölgenin turizm ile öne çıkan bir diğer önemli şehri Málaga'ya, AVE yani hızlı tren kalkıyor. AVE, her iki şehre de arabayla beş saatlik yolu iki saate indiriyor. Endülüs'e Barcelona'dan da AVE ile gitmek mümkün. Ancak mesafe daha uzun, biraz daha pahalı olacaktır. Zaman sınırlamanız yoksa, beklemelerle 3-4 saatinize mal olacak bir diğer opsiyon da uçak ile gitmek. Son ana bırakmadığınız sürece AVE'den daha uygun fiyatlara uçak bileti bulabilirsiniz. Benim uçak biletleri için daima başvurduğum, tüm uçuşları fiyatlarıyla görebileceğiniz web sitesi www.terminala.com. Online bilet alırken elektronik bilet olmasına dikkat etmek gerekiyor.

Güneyde, yani Endülüs'de görülmesi gereken başlıca yerler İspanya'nın güney sahilleri boyunca dizilmiş Cádiz, Málaga, Granada ve iç kesimdeki Sevilla ve Córdoba..



Endülüs şehirlerinin sakinleri arasında bir rekabettir gider.. Hele ki Sevilla ve Cádiz arasında kıran kıranadır bu rekabet.. Her biri kendi şehrinin diğerinden daha üstün olduğunu iddia eder... Mizah duyguları son derece gelişmiş, hayatı en kolay ve keyifli yoldan yaşama sanatında usta Cadizliler, nasıl olduysa Endülüs'e başkent seçilip tüm fonlar sular seller gibi dökülerek kalkındırılan Sevilla'nın halkını gereksiz ukalalıkla itham eder...

Onlar didişedursun, benim fikrimi soracak olursanız :), gördüğüm yerler arasında Endülüs'ün asıl incisi, bu rekabete pek dahil edilmeyen Granada... Tabii bir de çiçekli avluları, İspanya'nın en güzel kızlarını çıkarması ve bir de camiisiyle ünlü, benim henüz görme şerefine erişemediğim dillere destan Córdoba var ki, onun da aşağı kalır yanı yokmuş pek..

Ama madem konumuz Sevilla, eğri oturup doğru konuşalım... Sevilla Endülüs'ün başkenti olduysa bunun illa ki bir sebebi var.. Flamenko deyince akla fırfırlı etekleriyle ilk Sevilla gelir..


Yahya Kemal Beyatlı'ya "Endülüs'de Raks" diye oturup diller döktüren ziller, şallar ve güllerin kalbi işte tam burada atar.



Hayat ilkesi "yaşamak için çalışmak" olan İspanyolların bu görüşlerine en yakışan kutlamalarına; ünlü "Feria de Sevilla" ya da diğer adıyla "Feria de Abril"'e (Nisan Bayramı) ev sahipliği yapar burası. Kutlamalar Nisan ayı boyunca devam eder... İşler gün ortasına kadar ite kaka yürür, sonra herkes kendisini sokaklara atar... Şarap gerçekten su gibi akar, müzik, dans, eğlence, kahkahalar hiç durmaz bir ay boyunca.. Her biri adeta doğuştan dansçı Sevillalı kadınların fırfırlı elbiselerinden ve yelpazelerinden oluşan bir renk cümbüşüne sahne olur şehrin sokakları.


Özellikle de kutlamaların yapıldığı semt olan, şehrin güneyindeki "El Barrio de Los Remedios"...



İspanya sınırları içinde başka hiçbir yer Flamenko'nun hakkını böylesine veremez.. Eh işte... bence bu bile yeterli bir sebep Flamenko diyarı Endülüs'ün başını çekmek için.. Öyle değil mi?

Uzun Madrid geceleri

Gündüz gezmelerini bitirdik, sıra geldi geceye.. İşte ben İspanyolların en çok bu yönlerini seviyorum! Biz Türklerin aksine, onlar çalışmak için yaşamıyor, yaşamak için çalışıyor... Bazılarınızın "tuzları kuru tabii" dediğini duyar gibiyim.. İspanyolların da bundan 50 sene önce bizimle hemen hemen aynı sosyal ve ekonomik durumda olduğunu ancak bu yaşam tarzlarının yüzyıllara dayandığını hatırlatmak isterim.. İspanyollar fırsat buldukça kendilerini eş-dostla dışarıya atar, hatta bu fırsat bulma olayını cümleten biraz abartarak gece hayatını perşembeden pazara haftanın dört gününe yayarlar. Birisinin doğumgünü olur, öbürü işe başlar hoşgeldin denir, diğeri işten çıkar veda edilir, bir diğeri evlenecektir, öbürü yeni boşanmıştır moral gerekir... yani onlar için dışarıya çıkmak için gerekçeden bol birşey yoktur.

Eğlencede sınır tanımayan İspanyollara ayak uydurmak isterken, antremansız bir Türk olmanın eziyetini çok çektim. İş arkadaşları ile rutine oturan gece çıkmaları sabah yedilere kadar bitmek bilmeyip, birkaç kez ertesi gün eve uğramadan hep beraber direk ofise gitmek durumunda kalınca benim metabolizmam fena sarsıldı.. Sonrasında bir Türk'e yakışır sınırları çiziverdim kendime ve balkabağına dönüşmeden evime döner oldum..

Geceyi sabaha karşı bir pastane ya da kafeteryada sonlandırmanın dışında, yine İspanyollara özgü olup benim hiç anlam veremediğim bir diğer gereksiz alışkanlıkları ise, tek bir yere sabitlenmeyerek gece boyunca o bar senin bu bar benim dolaşmalarıdır. Sen güzel bir yer bulmuş olmanın keyfiyle dans, muhabbet edip tam yayılmaya başlamışken, bir bakarsın arkadaşların giyinmiş kuşanmış diğer barın yolunu tutmuş bile.. Gece boyunca en az üç bar gezmezlerse eksik kalırlar...

Lafı daha fazla uzatmadan Madridliler geceleri nereleri tercih eder görelim:

Calle Huertas (Huertas Caddesi) ve devamındaki Plaza de Santa Ana (Santa Ana Meydanı):
Calle Huertas'a metroyla Sevilla, Antón Martín ya da Sol duraklarından rahatça ulaşabilirsiniz. Huertas'ı izleyerek, Sol Meydanı'ndan Santa Ana Meydanı'na çıkıncaya kadar ortalık cıvıl cıvıldır. Huertas Caddesi'ndeki en iyi iki tapas bar, kendi imalatları olan birayla tapaslar sunan "Viva Madrid"...



Ve merkezdeki en eski tapas bar olan "Magister". Her ikisi de Santa Ana Meydanı'na çıkmadan hemen önce. Magister Calle Principe'de, Viva Madrid ise bunun hemen karşısındaki küçük yolun içinde. Bu bölgede adet, yukarıda da söylediğim gibi bir bardan bir bara gezmektir..

Geceye Huertas Caddesi boyunca sağlı sollu uzanan tapas barlarda birşeyler atıştırarak başlayabilir ya da direk Santa Ana Meydanı'ndaki birahanelere giderek genelde kendi imalatları olan biraları tadabilirsiniz..



Santa Ana Meydanı, 6 numaradaki "Cervecería Alemana"'yı (Alman Birahanesi) tavsiye ediyorum.



Burası Madrid'in ilk yabancı birahanelerinden, 1904'den bu yana hizmet veriyor. Zamanında Hemingway, Franc Sinatra ve Ava Gardner gibi ünlüleri konuk etmiş.. Barda hala bazı salatalar ve sosisler gibi tipik Alman lezzetleri sunulsa da, zaman içinde oldukça İspanyollaşmış ve bugün İspanyol tapasları ve özellikle de patatesli omleti (tortilla de patatas) ve tavuklu (croquetas con pollo), peynirli (croquetas con queso) veya domuz jambonlusunu (croquetas con jamón) deneyebileceğiniz ev yapımı kroketleri (croquetas caseras) ile meşhur. Salı günleri kapalı olduğunu hatırlatırım.



Denemek isteyenler için deniz mahsülleri deyince akla ilk gelen, İspanya'nın Galicia bölgesinden lezzetler sunan "O’Cacho do José" ise hemen bitişiğinde 5 numarada ve hergün açık. Doğrusunu isteseniz menüsü diğer barlardan çok farklı değil, yani Galicia mutfağına çok da sadık değil... ama yine de "pulpo a la feira" (ahtapot) denemek için girmeye değer...



Biraz değişiklik isteyenler içinse, Madrid'in birkaç Küba barından birisi "La Colonial de Huertas", Huertas 66 numarada.. Antón Martín metrosundan kolayca ulaşılabiliyor. Açık olduğu saatler Cuma-Cumartesi 12:00-03:00, diğer günler 12:00-02:00 arası. Mutfağı çok güçlü değil ancak gece 12'den sonra burada "Mojito" ve "Caipirinha" içmek için uğrayabilirsiniz. Ama illaki Cuba yemeği istiyorsanız, Sol Meydanı'nın orada Espoz y Mina ile Cádiz Caddesi'nin kesiştiği yerde "La Negra Tomasa" isimli Küba restoranına gidip...



Burada kendinize "Ropa Vieja" (Domates sosunda pişmiş lime lime dana eti), "Arroz Blanco" (Sade pirinç pilavı), "Lechon Asado" (Fırında süt domuzu), "Tostones" (Muz kızartması), "Camarones Enchilados" (Acılı karides) ya da "Frijoles Negros" (Siyah fasülye) isteyebilirsiniz. Kişi başı fiyat yaklaşık 15€ olacaktır.

Gecenin ilerleyen saatlerinde daha bar tadında bir yer isterseniz, Huertas'da, Calle Núñez de Arce, 8 numaradaki "Monnalisa"'yı deneyebilirsiniz.



Salıdan cumartesiye ve 23:00-03:45 arası açık. Gece boyunca 90'ların bilindik müziklerini çalar. Ama bu "bilindik" genelde İspanyolların bilindikleridir keza İspanya'da ezici çoğunluk sadece yerli müzik dinler. Gece 00:00 sonrası içeceklerin parasını girişte alırlar.

Chueca (Chueca metrosu):
Burası daha önceki yazımda da bahsettiğim gibi gökkuşağı cumhuriyetine aitse de, sadece onların tekelinde değildir. Her kesimden ve her düşüncede insanı barındırır. Küçük restoranlar ve barlarla dolu, son derece kozmopolit ve hoş bir eğlence merkezidir.

Hazır Chueca'dayken, Granvía Caddesi 1 numaradaki, "Gula Gula"'yı hatırlatmadan olmaz..



Hizmet iç mekanda büyük bir restoran...



Ve buradaki yemekli Drag Queen şovdan ibarettir.



Ancak buraya gidecekseniz sonuçlarına da katlanmalısınız. Keza kadın kılığına girmiş erkekler olan Draglar, performanslarını zenginleştirmek için hiç bir malzemeyi kaçırmayacaklardır ve İspanyolca bilmiyorsanız onlar için kusursuz bir malzeme olabilirsiniz :) Ama iyi tarafından bakacak olursak, hakkınıza neler dediğini anlamayacaksınız :D Yanınızda sizi Dragların bel altı esprilerinden nispeten koruyacak bir rehber isteyebilirsiniz. Rezervasyon için tel: 915228764.

Malasaña (Tribunal metrosu):
Burası İspanyolların ünlü "botellón" mekanıdır. Botellón da çok tipik bir İspanyol alışkanlığı olup, birbirinden alakasız sayamayacağınız kadar çok insanın, fikir birliği etmişçesine içkilerini, bardaklarını vs. yanlarına alıp biraraya gelerek sokaklarda parti yapması...



Ve ertesi günün sabahını bir pazar sonrası görünümüne bürümesi etkinliğidir...



Genelde gençler Plaza del Dos de Mayo (Dos de Mayo Meydanı) civarında öbeklenir. Bu daha çok üniversite gençlerinin tercih ettiği bir eğlence tarzıdır. En son mahalle sakinlerinin sinirlerini fazlaca bozduğu için yasaklanmaya çalışılıyordu.. Ama boğasını AB'ye kaptırmayan İspanyol evladı, botellónunu da kolay kolay kaptırmaz.

Botellón yapanların arasına karışmak yerine bir barda oturup, içkilerinizi müzik eşliğinde yudumlamak istiyorsanız Palma Caddesi, 4 numaradaki "Penta" iyi bir seçim.



Saat 21:00 - 03:30 arası açık. Müzik oldukça güzel. Genelde hem İspanyol hem de yabancı, güncel ve eski pop-rock şarkılar çalıyor. Ortam Malasaña'nın diğer barlarından oldukça farklı.

Plaza de Dos de Mayo'daki "Corto Maltés" diğerlerine oranla biraz daha pahalı olmakla beraber, konuşabileceğiniz sakin ortamı ve yaz aylarınında dışarıdaki masalarıyla buranın en iyi barlarından.



Calle Velarde, 18 numaradaki "La Vía Láctea" indie müzik dinlemek isteyenler için birebir.



Chueca ve Malasaña arasında kalan Calle Colón'daki "Al'Laboratorio" da bu bölgenin klasiklerinden.



Alonso Martínez ve Bilbao (Alonso Martínez-Bilbao metroları):
Merkezi Plaza de Santa Bárbara'dır (Santa Barbara Meydanı). Meydan ve civar sokaklar birahaneler ve tapas barlarla doludur. En çok tercih edilen bölgeler Campoamor, Fernando IV, Santa Teresa ve Barquillo caddeleridir. Burada bol bol seksenli yılların melodilerini ve blues ve jazz tınıları dinleyebilirsiniz.

Serrano-Velázquez (Serrano-Retiro-Gregorio Marañón- Príncipe de Vergara metroları):
Her yerde olduğu gibi Madrid'de de hatırı sayılır bir "tiki" gençlik var. Onlar tıpkı alışveriş konusunda olduğu gibi, barlar konusunda da Madrid'in en nezih kulüp ve tapas barlarından bazılarını barındıran bu semtlerden şaşmazlar. Mesela, Diego de León ya da Gregorio Marañon metrolarından ulaşabileceğiniz, Calle Hermanos Bácquer, 10 numaradaki "Dejate Besar"...



Dikkat çekici dekorasyonuyla saat 22:00-05:00 arası açık. Daha çok yabancı olmak üzere 80'lerin ve 90'ların pop-rock parçalarını çalıyor.

Dejate Besar, Madrid'in gece hayatı deyince bence kesinlikle gidilmesi gereken, house, pop, funk, latin jazz, indie, vs. ne isterseniz bulacağınız "69 Petalos" isimli gece kulübüne de ilham kaynağı olmuş. 69 Petalos'a Cuzco ya da Colombia metrolarından ulaşabilirsiniz.. Açık adres Alberto Alcocer 32.



Perşembeden pazara kadar, 23:00-06:00 saatleri arası açık. İstersen geniş pistinde ayakta, isterseniz masalarında oturarak, boylu boyunca uzanan bar üzerinde dans eden "gogoları" seyredip kendinizi muhteşem müziğe kaptırabilirsiniz.. Masa ayırmak isterseniz rezervazyon için telefon: 914 570 879. Gece hayatını pek sevmeyen benim bile, Madrid'in bu bir numarasına yeniden gidesim geldi :)

En nezihlerinden olsun diyorsanız, diğer adres de Diego de León ve Núñez de Balboa metrolarından ulaşabileceğiniz, Juan Bravo Caddesi, 31 numaradaki "Keeper"..



Haftasonları sabah 6'ya kadar açık. Ancak eğlence 12.30-01.00'den sonra başlıyor. Her tür müzik var. Genelde 80'lerin ve 90'ların İspanyol ve yabancı parçaları.. Dekorasyonuna gelince, giriş katındaki devasa ekran ve müzik çalarken yansıttıkları video görüntüler oldukça ilgi çekiyor.

3 kademeli 800 m2 alanı, modern ışık ve ses düzeniyle az ilerisinde, Juan Bravo, 35 numaradaki "El Doblón" da hiç şüphesiz Madrid'in en iyilerinden.



Perşembeleri 23:30-06:00, Cuma-Cumartesileri ise 00.00-6.30 arası açık. XVIII. yy'a ait bir korsan gemisinin içindeymiş izlenimi veren dekorasyonu, içerden olduğu kadar dışardan da ilgi çekiyor.



Burada da tıpkı Keeper'da olduğu gibi, ama daha da ihtişamlı bir şekilde eğlence gece 01:00'den sonra başlıyor. Üst kısmı örten perde kalkıyor ve gösteri başlıyor...

La Latina (La Latina metrosu):
Yolunuz La Latina'dan geçiyor ve geceyi burada biryerlerde geçirmek istiyorsanız Costanilla de San Pedro Caddesi, 11 numarada, eski bir kabaret tarzında dekore edilmiş, Drag Queenlerin sahne aldığı "Berlin Cabaret" harika bir seçim.



Müzik 80 ve 90'lardan pop-rock.. Cuma ve cumartesi geceleri çok kalabalık ve erken gitmezseniz hem kuyruğa takılıyorsunuz, hem de içeceklerin parası girişte alınıyor. Ama haftanın diğer günlerini, özellikle de perşembe gecelerini değerlendirmek için süper. Unutmadan, burada da Draglardan bol bol nasibinizi alabilirsiniz :)

İyi eğlenceler!